Bir sonbahar akşamı, çam ağaçlarının yandığı o ocağın başından çığlık çığlığa bir ses yükselir, koşturmacalar başlar. Kayınvalide “Ayşe ebeyi çabuk getirin gelinim doğuruyor” diye bağırır. Ayşe ebe gelmiş, saatler ilerlemiş ve annelik duygusu içindeki, o masum sevimli kadının tombul bir çocuğu dünyaya gelmişti. Dedesinin adı Dursun du ve Dursun dede yıllar önce vefat etmişti, tabiî ki yeni doğan bebek onun adıyla dünya’ya gelmişti onun ismi de Dursun olacaktı.
İlkokulu köyünde bitiren Dursun, arkadaşlarıyla iyi geçinen hazır cevap ve zeki bir çocuktu. Gurbetçiydi babası, her yaz gurbete gidip çalışıp çabalar soğuklar başladığında da memleketine dönerdi. Bıkmıştı artık. Gurbet canına tak etmişti. Çocuklarını, eşini ve bütün dostlarını özler hale gelmişti.
Ama çaresizdi. Verimsiz topraklar ve olmayan iş imkânları, Dursun’un babasını çok üzüyordu ve Dursun’u istediği bir yerde de okutamayacaktı galiba, üzgün ve çaresizdi. Çalıştığı iş yerinin patronu bir gün çağırdı onu, çocuklarını ailesini sordu ona. Zeki bir çocuğu olduğunu ortaokula başlaması için uzak bir yere gitmesi gerektiğini, belkide uzaklığından dolayı okula gönderemeyeceğini söyleyince, patronu çalışkanlığına ve dürüstlüğüne inandığı işçisinin çocuğunun okuması gerektiğini bu fedakârlığı kendisinin yapacağını müjdeledi. Sene başı gelmiş ve okullar açılmaya başlamıştı.
Kendisi gibi uzaktan gelen öğrenci arkadaşlarıyla bir ev kiralamış ve topluca bir aile büyüğü ile o evde kalıyorlardı. Ortaokulu bitiren Dursun, meslek lisesine devam etmeye başladı. Başarılıydı Dursun ve çalışkandı. Yazları çalışıyor, ailesine yük olmadan okula devam ediyordu.
Liseden sonra üniversiteye gidemedi. Balıkçı barınağındaki okul arkadaşı Ahmet’in babası ile balığa çıkmaya başlayan Dursun kısa zamanda her şeyi öğrenmiş ve hayatını kazanmaya başlamıştı. O artık denize sevdalıydı varsa yoksa denizdi onun için ve denizleri incelemeye başlamıştı.
Dedesine hak vermeye başlamıştı. Öyle ya onca yıl denizlere açılıp anca senede 2 defa ailesinin yanına gelen dedesine hak veriyordu. Dursun büyük bir gemiyle denizlere açılmayı ve okyanusları geçmeyi hayal ediyordu.
Bütün evraklarını tamamladı. Bir şilepte iş buldu Dursun, çok heyecanlıydı ilk defa yaşadığı ve birçok insana nasip olmayan kendi sevdasıyla ummana açılıyordu. Ona ne iş verirlerse yapıyordu. Boş zamanı hiç yoktu Dursun’un ve mutlaka kendine yapacak bir iş buluyordu, çok hevesliydi her şeyi öğrenmek üstesinden gelmek istiyordu ve öyle de oldu.
Onu keşfeden 1ci kaptanı, bir gün yanına çağırdı Dursun’u ve ona artık ihtiyacının olduğunu daima kaptan köşküne yakın olması gerektiğini söyledi, Peki der Dursun ve 1 yıl sonra Dursun’a “Dursun kaptan” diye hitap etmeye başlarlar. Vakit dolmuş askerlik yaşı gelmişti, memleketine dönen Dursun kaptan artık askerlik hazırlıkları yapmaya başlamıştı.
-2-
Yılların özlemiyle oğluna kavuşan anne, oğlunu evlendirmek istemektedir, ama dursun kaptan denizlere âşıktır, evlenmek istemez. “hele bir askerliğimi yapıp ta geleyim” der annesine, ama ana yüreği sabırsızdır. 3 ay birlikte yaşayan anne oğul bu defada askerlik için ayrılmak mecburiyetindedir. Dursun kaptan askerlik şubesine gider ve cumhuriyetin yılmaz bekçisi olarak İskenderun er eğitim komutanlığına teslim olmak üzere sülüsünü alır.
Kaptan artık askerdir. Çok sever askerliği de ve çok çalışır. Yine hiç yorulmaz sanki bedeni ve askerde de çok sevilir. Dağıtım olur. Usta birliği artık Kasımpaşa deniz komutanlığıdır. Beyaz elbiselerini giyer, ona beyaz elbise hep yakışmıştır zaten. Askerliğini bitirir dursun kaptan, ama sevdalısından, âşık olduğu denizlerden hiç uzaklaşmadan, her sabah ciğerlerine kadar yosun kokularını hiç eksik etmemiştir ve dursun kaptanın hayatından, dursun kaptan terhis olur.
Yaşlı annesinin kınalı ellerini öpmeye gider. Çünkü o anne, dursun kaptan askere giderken de oğlunun eline kına yakmıştı. Kınanın anlamını biliyordu dursun kaptan, annesine bunu birkaç defa sormuştu, anne hep söylemişti, ama “3 yerde erkeğe kına yakılır oğul” demişti. “1cisi sünnet olurken Allah’a kurban olsun diye, 2cisi askere giderken vatana kurban olsun diye ve 3cüsü evlenirken eşine kurban olsun diye, kına yakılır oğul” derdi ve buda onu iyi bilirdi. Annesinin yaşamına çok önem vermişti. Annesi ve babasıda dursun kaptanın yetişmesine. Dursun kaptan annesinin kınalı ve nasırlı ellerini öpüp koklardı çok değerliydi annesi onun için, çünkü annesine verdiği kadın sevgisini bir başkasıyla bölüşmezdi.
Yurt dışına gitti dursun kaptan, aradan 2 sene geçmişti ve hep hayaliydi dursun kaptanın kendisine ait bir gemisinin olması, çok çalışıyor ve çok para kazanıyordu. Hiç har vurup harman savurmazdı, hep biriktirdi kazandıklarını. Annesine ve babasına gönderdiği paraları da onlar harcamıyor biricik oğulları için biriktiriyorlardı.
Aradan 3 yıl geçti dönüş yolundaydı artık dursun kaptan. Memleketine geldiğinde aldığı hediyelerle birlikte, köyünün yolunu tuttu. Bir an önce annesine kavuşmak, kınalı ellerini öpmek istiyordu.
Ya babasıyla, köy meydanına çıkmak ve saatlerce ona denizleri anlatmak istiyordu, olmadı. Evine gittiğinde canından çok sevdiği annesi ve babası 1 yıl önce ölmüşlerdi. Üzülmek neye yarar, ne telefon ne de telgraf vardı. Ona ulaşabilecek hiç bir şey yoktu. Saatlerce sessiz kaldı, gelen akrabaları ona taziyede mi bulunsunlar, yoksa hoş geldin mi desinler, şaşırmışlardı. İşte gurbet buydu, ya bırakıp gitmeyecekti, ya da kaderine razı olacaktı.
Yapılacak hiç bir şey yoktu. Denizlere açılmayı istemiyordu artık, bir kadın bulmalı ve evlenmeliydi. Hayalleri vardı. Bir deniz sahilinde yosun kokusundan uzaklaşmadan çok güzel bir ev yapıp çoluk çocuğa karışmak istiyordu ve öylede yaptı. Rumeli feneri köyüne gidip orada kendine ahşap bir ev yaparak arkadaşlarının telkini ile mutasıp bir aile kızıyla evlendi. Dursun kaptanın bu evlilikten 2 çocuğu oldu. Annesinin adını verdiği kızı Zeynep Sümeyye doktor, oğlu âdem Burak ise inşaat mühendisi oldu. İkisi de her akşam anne ve babalarının yanına 1 saatlik mesafeden gelerek ailece aynı sofraya oturmaktadırlar. Gazeteci yazar Osman AKDAĞ